Mart 29, 2008 , 2007
John Huston & The African Queen (Afrika Kraliçesi)
Kariyerine kapkara bir Dashiel Hammett uyarlaması 'The Maltese Falcon' {1941, Malta Şahini} gibi bir filmle başlayıp, neredeyse yarım asra yakın bir süre -birçoğu sinema tarihinde ciddi yer edinecek- aralıksız film çekmek kaç yönetmene nasip olmuştur değil mi? 1941–1987; dile kolay! Rivayet odur ki bu filmi çekmesi için yönetmeni teşvik eden isim, bir başka film-noir (kara film) ustası Howard Hawks imiş. Malta Şahini, karizmatik rollerin adamı Humphrey Bogart ile olan birlikteliğinin de ilk adımıydı. Bu birliktelik, aslında bir Amerikan rüyası eleştirisi sayabileceğimiz 'The Treasure of the Sierra Madre’ {1948, Sierra Madre Hazineleri}, 'The African Queen' {1951, Afrika Kraliçesi}, savaştan dönen bir asker ve tek bir mekanda maruz kalınan cendereyi ustalıkla işleyen gerilim çalışması 'Key Largo' {1948, Ölüm Gemisi} ile devam eder.

Sierra Madre Hazineleri; Humphrey Bogart & Tim Holt
'The Night of the Iguana' {1964, İguana Geceleri} ve 'The Asphalt Jungle' {1950, Elmas Hırsızları} filmografisindeki diğer önemli yapıtlar. Bir soygun hikayesini ustalıkla işleyen ve aynı zamanda kara sinema klasiği olan The Asphalt Jungle, başta Quentin Tarantino ilâ Michael Mann olmak üzere benzer türde çalışmalar gerçekleştirmiş birçok çağdaş yönetmene esin kaynağı olmuştur kanımca. {Stanley Kubrick'in 'The Killing'i (1956, Son Darbe) ve Jules Dassin'in 'Du rififi chez les hommes’u (1955, İnsanlar ve Para) ise aynı dönemlerden bir öykünme. Elmas Hırsızları'nın türünde bir mihenk taşı olduğu kesin!}
Bir peder eskisi ile çevresindeki hanımları konu edinen İguana Geceleri, 1960'ların ortasında gelmişti ve yönetmenin kara tarzına alışkın olan seyirci için şüphesiz ayrı bir kefede değerlendirilmesi gerekiyordu. Ve de Arthur Miller ile teşrik-i mesai ettiği unutulmaz 'The Misfits'i, yani bizdeki meşhur adıyla Uygunsuzlar (1961)... Arthur Miller'ın, o yıllarda Marilyn Monroe ile sorunlu -ve sete de yansımış- bir evliliği vardı bilineceği üzere. Şöhretini biraz da McCarthy dönemindeki mağduriyetine borçlu bir yazardı Miller. Ünlü Cadı Kazanı başta olmak üzere eserlerinde Amerika'nın müptezel ahlak anlayışını ve yoz kurumlarını yerden yere vuruyordu. Tabii ki The Misfits de bu durumdan payını alacaktır kısmen. Rodeo yarışçılarının hayatından kesitler aktaran filmin kadrosunda kimler yoktu ki: Şöhretinin zirvesinde bir Marilyn Monroe, ismiyle özdeşleşen klark bakışların sahibi Clark Gable, Montgomery Clift ve 'Çirkin'imiz Eli Wallach... Uğursuz bir filmdir ayrıca; şöyle ki: Hem Clark Gable hem de Marilyn Monroe'nun oynadıkları son film olmuştur. İkisi de çekimlerden çok kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiştir. Marilyn yüksek dozda uyuşturucudan, Gable kalp krizinden... Film, daha ziyade bu magazinel yönleriyle hatırlanıyor.
John Huston sineması, bize "felaketin kaçınılmazlığı"nı fısıldar! Kahramanlar farkındadır bir facia yaşanacağının ama üstüne üstüne gitmekten de kendilerini alıkoyamazlar.
The African Queen {Afrika Kraliçesi} – 1951
Kanımca filmde başrolleri paylaşan Humphrey Bogart ve yaşlandıkça güzelleştiği görülen Katharine Hepburn, sinema tarihinin birbirine en yakışan çiftlerinden birini oluşturmuşlardır. Zaten bu ikisi haricindeki hiçbir oyuncu, dekor olmaktan öteye gidemiyor filmde.
Afrika Kraliçesi, 1. Dünya Harbi yıllarında geçer. Katharine Hepburn (sıhhati bozuk kocasıyla beraber), savaşın yakıcılığından korunmak için Afrika köyüne yerleşmiş İngiliz aristokrasisine mensup bir hanımefendiyi canlandırıyor. Ancak gel gör ki felaket (onlar için Almanlar manasına geliyor tabii) burada da peşlerini bırakmamış; cephe, Afrika'daki sömürgelere dek genişlik kazanmıştır.

Humphrey Bogart & Katharine Hepburn
Bir tekne adı olan Afrika Kraliçesi'nin kaptanı rolündeki Amerikalı rolünde izlediğimiz Humphrey Bogart ise Hepburn'ün aristokrat ve kibar tavırlarına tam karşıt denebilecek bir portre çiziyor filmde. Hani olur ya eski Yeşilçam filmlerinde... Önce birbirleriyle kedi fare misali çekişen zıt kutuplar, bir süre sonra aşka yelken açarlar. The African Queen de böyle bir film, klişe. Olacakları önceden tahmin edebiliyoruz ilerleyen safhada.

Hepburn, filmde vatanına tutkuyla bağlı bir görünüm sergiliyor. Bogart ile çıktıkları uzun ve tehlikelere gebe tekne yolculuğu, köylerini basan Almanlardan intikam alma hırsıyla sergilediği gövde gösterisine dönüşüyor adeta. Bir canavar gibi gösterilen Alman destroyerinin de müdahil olacağı final sahnesi ise “olmaz bu kadar" dedirtiyor. İzleyenler tebessümle hatırlayacaktır. (Evet, filmimiz Anglosakson cephenin bakış açısı üzerine kurulmuş tamamıyla.)

Şüphesiz bu filmin stüdyo dışında, doğal ortamlarda çekilmiş olması yerinde olmuş. Stüdyo sistemi aynı tesiri yaratamayacaktı kesinlikle. Güney sahillerimizin bir kısmını da plato olarak kullanan filmimizdeki nehir çekimleri ve görüntü yönetimi alkışı hak ediyor. Afrika Kraliçesi'ni mümkünse bir defa izleyiniz diyerek bahsi kapatıyorum.

Klasiklerin tadı gerçekten bir başka oluyor!
İmza: okaliptus80
(1) Yorum yaz!
Bu yazıyı paylaşın!