A Clockwork Orange
Nisan 5, 2007 , 2007
İktidar Tandanslı Bir Okuma
Liberal sistemdeki suçlu ve kurban diyalektiği üzerine inşa edilmiş bir hiciv örneği olan A Clockwork Orange (1971, Otomatik Portakal), suçun orijinine inmek yerine sonuçlarını irdeliyor, eleştiri oklarını liberal düzene fırlatıyor. Modern dünyayı oluşturan dinamiklere (liberal, lümpen, kurulu düzene hizmet eden entelektüel tiplemesi, iktidar birey ilişkisi/çatışması, devlet erki ve hükümet mekanizmalarının tek tip birey yaratma uğraşlarının sonuçları, suç ve ceza, suçlu eğitiminin etiği, aile yaşamı…) sert ve eleştirel bir bakış atan A Clockwork Orange; fütüristik bir öngörü, pesimist bir yorum denemesi, sosyolojik bir saptama, olasılıkla kendi türünün başyapıtı. Bütün büyük yapıtlar gibi bir başkasına değil yalnızca kendisine benziyor.
Alex’in suç şebekesi sınıfsal olarak burjuva ve proleter ayırt etmeden önüne çıkan her şeyi yok etme psikolojisi içinde olan, (Söz konusu yıkıcı eğilim, kült roman “American Psycho”nun başkarakteri için de geçerli.) kendine has bir altdil ya da argo icat etmiş öznelerden oluşuyor. Yürürlükteki dilden sıyrılma çabaları düzen karşıtı eğilimlerinin bir dışavurumu, anarşistçe bir tavır. Aralarındaki egemenlik hesaplaşmasının bu küçük cemaati birbirinden kopardığına tanık oluyoruz. Bu cemaatin dağılması çok sonra iktidarın bekçileriyle -artık yalnız ve çaresiz bir birey konumuna düşen- Alex’i karşı karşıya getiriyor kaçınılmaz olarak. Başta pek de özdeşleşemeyeceğimiz saldırgan ve yıkıcı bir porte çizen Alex ile bu noktadan sonra özdeşleşmek (Stanley Kubrick’in mesafeli/soğukkanlı duruşu buna pek imkân tanımaz oysa.) durumunda kalıyoruz. Bu özdeşleşme A Clockwork Orange’ın aşağı yukarı finaline denk gelen kısmında gerçekleşiyor. Yani Alex başka çaresi kalmadığı için kendini iktidarın şefkatli (!) kollarına teslim ettiğinde, daha doğrusu iktidarın bekçileri/düzenin koruyucuları Alex’i kendi dünyasına aldığında.

Alex'in (Malcolm McDowell) beyni yıkanmak üzere...
Alex’i sindirme/asimile etme politikaları öncelikle eğitimci erkânın buyurgan/tepeden inmeci müdürünün ajitasyonlarıyla başlıyor. Herhangi olumlu bir sonuç doğurmayan bu girişimin ardından hapishane erkinin uygulamaları kendini gösteriyor. Kitab-ı Mukaddes eğitimi alan Alex kitabı kendine göre yorumlamakta geç kalmıyor. İşkence ritüelini andıran malum denemelerden sonra yavaş yavaş beyninin ele geçirilmeye başladığına tanık olsak da kolay kolay teslim etmiyor kendini Alex. Ta ki direnme odaklarını tükettiğinde yapacak bir şeyi kalmadığını anlıyor. Özellikle tektipleştirmenin boyutlarına getirdiği yaklaşım ve bunu analiz etme biçimi A Clockwork Orange’ı evrensel statüye konumlandırıyor.

Alex hiç beklemediği bir şeyle karşılaşıyor...
Her çağın egemen düşünce sistemi kaynağını devlet otoritesinin örgütlenme modelinden alır. Devlet erki bürokratik araçlarını devreye sokarak bireyleri gereğinde yumuşatır, biçimlendirir, onlara çekidüzen verir. Düşünme biçimine/ideolojisine ters düşen mikropları sterilize eder, genel kamu huzurunu bozan girişimlerin önüne geçer. Varlığını tehdit eden oluşumlar üzerinde baskı mekanizmaları geliştirir. Farklı olanı –ötekini- kendi amaçları ve istekleri doğrultusunda asimile eder. Gerektiğinde şiddet kullanmaktan imtina etmez.
A Clockwork Orange’ın kesin ve net bir biçimde sorduğu sorular/çağrıştırdığı konular işte bu aşamada yüzeye çıkıyor. Ait olduğu sosyal sınıf gözetilmeksizin toplumu oluşturan ya da toplum dışındaki öznelerin düşünme kalıplarına, benimsemiş bulundukları kimliklerine dış ve kontrol edici bir tahakküm/müdahale gerekli midir? Bu tür bir müdahale nasıl sonuçlar doğurabilir? Dışarıdan müdahaleye maruz kalan bireyler ne kadar özgür olabilirler? Bu ve buna benzer uygulamalar devlet erkinin asal görevleri arasında kabul edilebilir mi?
Sinemanın yerleşik kalıplarının sınırlarını zorlayan bir sinemacı kimliğinin başat aktörlerinden olan Stanley Kubrick, A Clockwork Orange’da mesafeli duruşunu koruyan bir sosyolog edasına bürünüyor. Şu sözleri onun sinema anlayışını somutlayan birincil bir kaynak olma özelliğini taşıyor: “Filmin çekilmesi kolaydır, asıl zor olan neyin çekileceğidir.” Bu mütevazı sözler Stanley Kubrick’in üslup ve biçimden çok konu ve içerik üzerinde yoğunlaştığını ifşa ediyor. İçeriğe fazlasıyla önem veren bu sinema devi A Clockwork Orange’ın her karesini iktidar sorunsalı üzerinden örüyor. İnsanlığı doğuşundan beri meşgul eden ve onun doğasına ışık tutan en önemli anahtar kelime olan iktidar sorunsalı üzerinden. Fütüristik bir tablo çizen A Clockwork Orange, bu bağlamda totaliter rejimlerin idari/yönetsel nüvelerini sorunsallaştırıyor. İktidarların şu veya bu biçimde varlıklarını sürdürebilmeleri için gerekli gördükleri icraatları bireyin özgürlüğü açısından sorguluyor.
(4) Yorum yaz! Bağlantı
2001: A Space Odyssey
Aralık 18, 2006 , 2007
GİRİŞ
İnsanoğlunun evrimini Darvinci bir bakış açısıyla karikatürize eden 2001: A Space Odyssey (1968, 2001: Uzay Macerası), sık sık söylendiği gibi bilimkurgu sinemasının şimdilik en yetkin örneği. Stanley Kubrick’in fazlasıyla titiz ve saplantılı çalışma tarzının en belirgin dışavurumu olmasının yanında (Stanley Kubrick ve İngiliz yönetmen David Lean belli aralıklarla film çeken yönetmenlerin başında geliyor.) bilimkurgu sinemasının tarihini yeniden yazan, türü yenileyen orijinal bir seyirlik. Sözden çok görüntüye sırtını yaslayan, izleyicinin yorumuna fazlasıyla ihtiyaç duyan, hemen her izleyenin farklı açılardan okuyabileceği çok katmanlı, benzersiz bir yapıt 2001: A Space Odyssey. Bu kısa denemede Friedrich Nietzsche’nin temel kuramlarından hareketle –tabiî ki sınırlı olarak- 2001: A Space Odyssey’in doğasını keşfe çıkmaya çalışacağım.
ÜSTİNSAN ve 2001
Stanley Kubrick’in jenerik müziği olarak Richard Strauss’un “Also Sprach Zarathustra” (Böyle Buyurdu Zerdüşt) sına yer vermiş olması boşuna değil. Bilindiği gibi “Böyle Buyurdu Zerdüşt” aynı zamanda Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin başyapıtı da. Nietzsche bu yapıtında üstinsan, bengüdönüş (sonsuzdönüş) gibi sonradan çokça tartışılacak kuramlarını ortaya atmıştı. Nietzsche’ye göre evren, insanlık ve düşünce sürekli kendini yineliyor ve sonunda yine aynı noktaya geri dönüyordu. Kâinatta değişmeyen bir töz vardı, o da değişim ve kendini yineleme/tekrar etme potansiyeli. Öyleyse bu noktada üstinsan devreye girmiş ve evrendeki birçok değişimin öncüsü olmuştur. Bir kısırdöngüyü andıran bu dar çemberin kabuğunu kıran, insanlığa, düşünceye, evrene yeni bir bakış açısı kazandıran yine üstinsandır. Üstinsan aynı zamanda kendisinden başka kimseye benzemeyen, sürekli kendisini aşan, durağanlığa, hareketsizliğe, düşünce tembelliğine son veren kişidir de.

Nietzsche, “Zerdüşt’ün Öndeyişi”nde şöyle der: “İnsan alt edilmesi gereken bir şeydir. Onu alt etmek için ne yaptınız?... Bütün varlıklar şimdiye dek kendilerinden öte bir şey yaratmışlardır: peki siz bu büyük yükselişin inişi olmak ve insanı alt edecek yerde hayvanlara dönmek mi istiyorsunuz?... İnsana göre maymun nedir? Gülünecek bir şey ya da acı bir utanç. İnsan da tıpkı böyle olacaktır üstinsana göre… Maymundunuz bir zamanlar ve şimdi bile insan, her maymundan daha maymundur… İçinizde en bilgeniz bile uyumsuzluktur, bitki ve görüntü melezidir… Üstinsan yeryüzünün anlamıdır… İnsanda büyük olan, onun köprü olmasıdır, erek değil: insanda sevilebilecek olan, onun karşıya geçiş ve batış olmasıdır.”
2001: A Space Odyssey’in aslında uygarlık tarihinin, insanlığın düşünme kalıplarının gelişiminin bir özeti olduğu varsayımından yola çıkarsak Nietzsche ile olan ince bağlantısını daha çabuk kavrayabiliriz. Stanley Kubrick ve Arthur C. Clarke’ın Darvinci evrim kuramını temel alıp insanlığın şimdilik en büyük evrimsel basamağı olan bilimsel düşünce ve icat yeteneğinin doruğa çıktığı dönemlere gelişinde ara basamağı üstinsanın dur durak bilmeyen muazzam yaratma yetenekleri yer alıyor. En ilkel döneminde kemikle olan alışverişi yaratıcı bir “kesme” ile en yaratıcı döneminde uzay oyuncaklarıyla son buluyor. Aslında varsayımsal bir son bu. Bengüdönüş, insanlığın evriminin sonsuz ve sonrasızca yinelendiğini, ilerleme kaydettiğini imliyor. Bu ilerlemeye paralel olarak değişmeyen, devamlı aynı kalan töz ise düşüncenin, yaratma potansiyelinin hep aynı kalması. Heraklitos’un dillendirdiği gibi “Değişmeyen tek şey değişimin kendisi.”
BLOKTAŞ ve 2001
2001: A Space Odyssey’in yıllardır tartışılagelen içeriğinde en çok göze çarpan, eleştirmenleri meşgul eden “bloktaş” ın dinsel bir göndermede bulunduğunu düşünmüyorum. Tanrısal bir gücün ya da herhangi bir enerjinin uzantısı olduğuna da inanmıyorum. (Ki birçok kişi de benim gibi düşünmeyecek bundan eminim. Başta da belirttiğim sebepler yüzünden, yani 2001:A Space Odyssey’in doğası böyle.)Yukarıda değindiğim töz mevzuunun bloktaş bağlamında yorumlanabileceği kanısındayım. 2001: Space Odyssey’de üç yerde önümüze sunulan bloktaş (Bloktaş ekranda her belirdiğinde Richard Strauss’un “Böyle Buyurdu Zerdüşt” ü de kulaklarımızda çınlamaya başlıyor.) herkesin bildiği gibi, varlık sebebi kesinlikle açıklanmayan, yorumu izleyiciye bırakılan bir esrar yumağı, bir bilmece, ama daha çok bir metafor. Bloktaşın insanlığın evrim sürecinde üstlendiği rol yukarıda bahsettiğim töze karşılık geliyor. Yanı sıra birçok bilinmeyen, varlığı henüz kanıtlanmamış şeyler eninde sonunda herhangi bir araştırma ile çözümlense de, bilimsel bir formüle göre yorumlansa da her zaman bir başka bilinmeyenin, bir başka gizemin insanoğlunu peşinden sürükleyeceğine ışık tutuyor bloktaş. Bu bağlamda üstinsanın ufkunun tıpkı uzayın sonsuzluğu gibi sınırsız ve geniş olduğunu söylemeye bile gerek yok. Aynı zamanda üstinsanın/üstinsan düşüncesinin sonsuz uzayda küçük bir noktayı temsil ettiğini de…
Nietzsche’ye göre sonsuz ve sonrasızca yinelenen, olağanüstü bir ilerlemeye sahne olan evren, 20. yüzyıl fizik kuramcılarının ortaya koyduğu “evren genişliyor” kuramına denk geliyor. Elbette bir farkla: Nietzsche temel yapıtı “Böyle Buyurdu Zerdüşt” te işin insani boyutuna kafa yorarken fizik kuramcıları ise fiziksel boyutla ilgileniyorlar doğal olarak. Ama Stanley Kubrick ve Arthur C. Clarke, oldukça cesur bir girişimle yanlarına hem insanı hem de kâinatı alarak bir yandan insanın evrim sürecine göz atıp onun doğasını keşfe çıkarlarken bir yandan da bilimsel oyuncakların gözetiminde kâinatı kolaçan ediyorlar. Başka bir deyişle bu yolculuğun bilinmeyeni aramakla eşdeğer olduğunu sanırım söyleyebiliriz. Bu yolculuk bütün yolculuklar gibi muhtelif kazalara gebe. Kaza = HAL 9000.
HAL 9000 ve 2001
Uzayın sessiz, kapkara ve ürkütücü atmosferinde HAL 9000’in rehberliğinde yol alan uzay oyuncağının astronotu Dave – üstinsan- kazayı alt etme yollarını bulur bulmasına. HAL’i bu yolculukta saf dışı bırakır, yok eder. Ama artık kılavuzsuz devam etmesi gerekecektir yolculuğuna... Varlığını veya yaşamını gelişmiş aletlere emanet eden insanoğlunun bu yaklaşımı kaçınılmaz ve doğru olabilir elbette. Burada ilgimi çeken konu gelişmiş alet veya tasarımların insanlaşma potansiyelleri taşıyıp taşımadıkları. HAL 9000 (Yazar Arthur C. Clarke, HAL’den türetilen “IBM” versiyonunu hep reddetti.) o kadar kusursuz tasarlanmış ki düşünebiliyor, tahmin yürütebiliyor, dudak okuyabiliyor, varlığının tehdit altında olduğunu sezip önlem alabiliyor… Yanlış bir hata raporu verdiğinde ise bunun insan hatasından kaynaklandığını belirtiyor astronotlara. “Kazayı her zaman insanlar yapar.” Onun neden olduğu hatayı ise yine bir başka HAL 9000 bilgisayarı ortaya çıkarıyor.
Stanley Kubrick’in birçok kere askıya aldığı ve en nihayetinde Steven Spielberg’in hayata geçirip ustasının anısına sunduğu “Yapay Zekâ” nın da temel evreni malumunuz olduğu üzere bu sorunsal üzerinde dönüyor. Sonuçta insan zekâsının ürünü olan robotların, bilgisayarların kısacası bütün teknolojik tasarımların insani özellikler göstermesi meselesi 2001: A Space Odyssey’in HAL 9000 üzerinden doğrudan sorguladığı bir mesele. Acaba evriminin bu halkasında insan ve onun gelişmiş yaratıcı zekâsı tehdit altında mı? Varlığını tehlikeye atan teknolojik tasarımlar yine onun elinden çıktığı halde üstelik. Sanırım bunun cevabını biz değil de gelecekte başka bir evrim basamağında yerini çoktan almış olacak olan daha da gelişmiş başka üstinsanlar verecek.
Belki sırası gelmiştir: “Gelecek” için karamsar olmalı mıyız? En azından bunun cevabını vermek, bir varsayımda bulunmak gerekebilir. İnsanoğlunun gün geçtikçe kendisini ve çevresini yok ettiği tezi yıllardır sorgulanmakta. Halen diz boyu süren savaşlarda kullanılan gelişmiş silahların insan zekâsına ihanet ettiğini göz ardı edemeyiz. Gelecekte yine insan zekâsının ürünü olacak farklı farklı aletlerin insanlığın kökünü kazımayacağını kim iddia edebilir. Sanırım bu başka bir yazının konusu.
SON SÖZ
![]()
Üstinsan dün olduğu gibi bugün de yaratmada bir sınır tanımadığı gibi yok etmede de bir sınır tanımıyor. Varlığını kolaylaştıran, yaşamını idame ettirebilecek tüm donanımlara sahip olmasının yanı sıra bunları tehlike altına atma potansiyelini de yine kendi içinde barındırıyor. Üstinsan gitgide bir üstinsandan çok kendisine benziyor. Pesimist bir içerik taşısa da ifade etmemiz gereken bir şey daha var. Evet, üstinsanın yaratma gücü en az sonsuz ve sonrasız evren kadar sınırsız, baş döndürücü. Her şey değişse de değişmeyen tek şey bloktaş, evet. Değişmeyen bir şey daha var: Üstinsanın içinde taşıdığı ve gittiği her yere götürdüğü “kötülük.” Üstinsanlık kendi kendini yok ettikten sonra yine başladığı noktaya geri mi dönecek? Belki. Ama tersi de doğru. 2001: A Space Odyssey’in finalinde beliren embriyo, ölümden sonra yeniden doğuşu, yaşamın sonsuz ve sonrasızca yinelendiğini müjdeliyor. Tüm bu gelgitler –bu sınırlı okumaya rağmen- 2001: A Space Odyssey’in neden çok katmanlı olduğunu yeterince açıklıyor sanırım...
Bu da fragmanı:
Filmle ilgili bir animasyon için de tıklayınız:
(2) Yorum yaz! Bağlantı
