Funny Games
Haziran 6, 2007 02:24, 2007
Yazar: Trapezunda
Filmle ilgili düşüncelerimi aktarmadan önce bir konuya değinmek istiyorum. Funny Games’in de aralarında bulunduğu bazı filmler vardır ki, insanlar anlayamadıklarından şikayet edip, sıkıcı olduklarını söylerler. Benim de anlayamadığım şey, bu eleştiriyi yapan insanların içerisinde bilim-kurgu hastalarının da oluşudur. Zira Funny Games ve benzerlerini anlaşılmaz (!) yapan alegorik, psikolojik ve felsefi ögeler birçok bilim-kurgu filminde herhangi bir filmde olduğundan çok daha fazla kullanılır. Hatta kimileri vardır ki, anlatımı için bütünüyle alegorik denebilir. Ancak (işte anlayamadığım nokta) bu filmler müthiş başarılar elde edip, çok geniş kitlelere ulaşır. Belki de “İnsanlar Neden Bilim-Kurgu İzler?” başlıklı bir yazı yazarak bu konuya değinmek gerek. Şimdilik, söylediklerimin kısaca özeti: “Bilim-kurgu izleyicilerinin büyük bir çoğunluğu ne izlediğinin, neyle muhatap edildiğinin ya da nelere alet edildiğinin pek de farkında değildir. Onlar için film bir bilgisayar oyunundan çok da öte değildir ki, bilgisayar oyunları da alegoriktir.” şeklinde olabilir…
Gelelim Funny Games’e. Bildiğiniz üzere Michael Haneke‘nin 1997′de icra ettiği bir sanat eseridir film. Sorgulayıcıdır, uyarıcıdır, şaşırtıcıdır, her zamanki gibi rahatsız edicidir ama gelin görün ki hayranlıkla izlenir. Peki, Funny Games neyi sorgular?

Öncelikle filmin Türkçe adına değinelim. Genellikle dağıtıcı firmalar yabancı filmlere Türk izleyicisini etkileyeceğini düşündükleri bazı isimler uydururlar. “Ölümcül Oyunlar” olarak çevrilen filme, babası tam da içeriği gibi ironik bir isim düşünmüş aslında: “Eğlenceli Oyunlar.” Film kelimenin tam anlamıyla Haneke’nin izleyiciyle oynadığı, eğitici ve hiç de eğlenceli olmayan bir oyundur. Kuralları vardır, olmalıdır da. Bahisler vardır, hem de oldukça riskli olanlardan. Giydiği buz gibi şiddet gömleğiyle, televizyon kültürüne, medyaya, burjuvaziye ve “şiddet” filmlerine açtığı nev-i şahsına münhasır savaşında izleyiciyi de taraf olmaya zorlayan film, şiddetin sunuluş şekillerinin her türünü tiye alarak, etkilerini çarpıcı bir üslupla su yüzüne çıkarmaya çalışır. Klasik tarzdaki korku, gerilim ya da şiddet filmlerinden umulan türlü ögeleri bünyesinde toplayıp, bu ögeleri açık ifadelerle vurguladığı itici ve beklentileri boşa çıkaran bir tarzda işlemesi hedefi on ikiden vurmasını sağlayan tarafı diyebiliriz. Sıradışı yöntemleriyle de olsa şiddetin beyinlerimize nasıl enjekte edildiğini ifşadaki başarısı da cabası…

Haneke’nin felsefe ve psikoloji eğitimi almış olmasının filmlerinde ne denli önemli bir silah olduğu bilinir. Bu filminde de tüm silahlarını kuşanan Haneke, tercih ettiği savaş yöntemi nedeniyle zaten yeterince anlaşılmaz bir noktaya çıkmışken, bir de gerçekliğin en derin psikolojik yansımalarını gözümüzün içine sokunca, sindirilmesi hayli zor bir eser ortaya çıkıyor. Örneğin, gözlerinin önünde çocuğu öldürülen anne ve babanın -özellikle annenin- olay karşısındaki tepkisizliği çarpıcıdır. Bekleriz ki, anne feryat figan ağlasın, çılgınca kendini yerden yere vursun ya da saçma sapan kahkahalara boğulup bizi delirdiğine inandırsın. Ancak hiçbiri olmaz. Bu bizi öyle rahatsız eder ki, sanki biz delirecekmişiz gibi hissederiz. Kimilerince filmin en sıkıcı bölümü olarak nitelenen bu sahnede, Haneke önce hayatı durdurur. Her şey durmuş, sabitlenmiş, adeta boğazımıza düğümlenen bir hıçkırık gibi kalakalmıştır. Bir süre böylece izleriz ortamı. Kendi kendimizle kalmışızdır. Bu yalnızlığa engel olmaya çalışan, araya girip zihni bulandıran tek şey, sorumlulardan birinin sesidir. Onu da yine eli ayağı bağlı haldeki anne bertaraf eder. Ardından kocasına döner ve: “Gittiler” der. Sinirlerimiz bir kez daha hoplar yerinden. Bunu beklemeyiz, kabul de edemeyiz. Ancak imdadımıza yine Haneke yetişir. Ruh halini kavrayamadığımız bu iki insancığın, hayatları boyunca elde ettikleri bütün bilgi, birikim ve iktisaplarının bir yağ tabakası gibi vücutlarından akıp yok olduğunu görmek, neredeyse Haneke’nin, anneyi kadınlığından ve her ikisini de insanlığından feragat ettirip, onları fiziksel anlamda yaratıklaştırarak ortaya koyduğu ruhsal tasvire şahitlik etmek, ustaya duyduğumuz saygının katbekat artmasına neden olur. Eşine az rastlanır güzellikte bir sahne, bir sinema hatta adeta bir psikoloji dersidir bu. Ardından finale kadar bu insanların ruhlarındaki gel-gitlerle bol bol sarsılmaya devam ederiz…

Genellikle spoiler olabilecek yazılar yazmamaya özen gösteririm. Ancak çok sevdiğim bu sahneye dair, özellikle de anlamsız bulunuşu nedeniyle, birkaç satır karalamak istedim. Funny Games bütünüyle incelendiğinde, ne denli başarılı bir çalışma olduğu çok rahatça görülecektir. Tüm diğer Haneke filmlerindeki gibi film boyunca hemen hemen hiçbir sahnede beklenen olmaz. Çizilen psikopat portreleri bile çok farklıdır. Birbirlerine zaman zaman Tom ve Jerry diye hitap eden bu makul görünümlü, burjuvazik alametlerine şahit olduğumuz iki genç, kapitalist sistemin, dejenere olmuş toplumun bağrından fırlayıp çıkmış, kabul edilebilir taraflarının yanı sıra ruh hallerinin seyir ibresi birden şiddete yönelebilen halleriyle sıradışı bir çizgideler. Özellikle Paul, sinema tarihinin en ilginç psikopatlarından biridir. Son karedeki manidar bakışı, bize Antoine‘u (François Truffaut’nun 400 Darbe filminin başkarakteri) hatırlatır biraz. “Ne kadar da büyümüş” deriz…
İlk kez karşımıza henüz 17 yaşındayken yine bir Haneke filmi olan Benny’s Video filminde Benny karakteri olarak çıkan Arno Frisch, Paul karakteri için adeta biçilmiş kaftan olmuş. Mimikleri, bir taraftan sizi çıldırtırken diğer taraftan yakın bir arkadaşınızmış hissi uyandırabilir. Paul’un arada Haneke’ye sözcülük ettiğini hatırlattıktan sonra yine Benny’s Video filminde baba rolünde gördüğümüz Ulrich Mühe’ün, lime lime edilen bu çekirdek ailenin babası olarak da iyi bir performans sergilediğini söylemeliyim. Ancak filmin yıldızı kesinlikle anne rolündeki Susanne Lothar. Bu karmakarışık ruh halini yansıtışındaki başarı, ders olarak okutulacak türden…
Filmde, bahçe kapıları, zaman mefhumu, uzaktan kumandalar, penseler, bıçaklar, Tom’la Jerry ya da replikler sorgulayıcı ortamın kurulumu esnasında senaryoya oldukça mantıklı şekilde dahil edilen ayrıntılar ve bütününe bakıldığında her parçası tıkır tıkır işleyen sorunsuz bir mekanizma gibi Funny Games. Özellikle replikleri iyi analiz edip Haneke’nin bizimle oynadığı oyunu tam olarak kavradığımızda, farkında olmadan başka hangi mekanizmaların tıkır tıkır işletilmesine yardımcı olduğumuzu ve bedel olarak da neleri ödediğimizi keşfettiğimiz söylenebilir. Alegorik ya da felsefi varsayımların Paul ve Peter’ı taşıyabileceği noktalara itirazlarım olsa da, ölçüsünde düşüncelerle tadına doyum olmaz bir oyun olduğunu sözleyebilirim Funny Games’in.

Ağlanacak halimize güldürmediği ya da ağlanacak halimizle bizi keyfe gark etmediği için Haneke’ye ayrıca bir teşekkür daha borçluyuz diye düşünüyorum. Hemen her karesine egemen olan imalı nezaketin daha da sinir bozucu bir şekle büründüğü filmde, sadece bir sahnede “nihayet, bunu bekliyordum sabahtan beri” diyebileceğiniz bir gelişme var. Ancak sevinerek söylemeliyim ki, Haneke hevesinizi kursağınızda bırakacak. Hem de öyle çılgın, öyle manidar bir yöntemle yapacak ki bunu ondan gerçekten nefret edeceksiniz. Ama onun sinemasında keşfettiğiniz sanalla gerçeğin ayrımı için yapılan davetin derinliklerine daldığınızda Haneke’yi baş tacı yapmanız kaçınılmaz…
Neticede bu aile için üzülmemenize, onlar gibi acı çekmemenize imkan yok. Belki ben daha derinlere, daha ötelere gitmek istiyorum der ve başka bir pencereden bakarsanız Paul ve Peter’dan yana tavır koyabilirsiniz…
Son olarak anlayamadığım ve hoşlanmadığım bir haberi de not düşüp yazımı tamamlamak istiyorum. Haneke Funny Games’in yeniden çevrimi için geçen yıl kolları sıvamıştı. İlk olarak, anne karakteri için Naomi Watts’la anlaşan usta, baba rolü içinse Tim Roth’u uygun bulmuştu. Ardından Michael Pitt’in Paul, Brady Corbet’inse Peter olarak karşımıza çıkacağını öğrendik. Bu kadar taşları yerine oturmuş ve başarı elde etmiş bir filmin yeniden çekimi (remake) bana göre hem gereksiz hem de oldukça riskli. Ayrıca yeni çevrimin bir Hollywood projesi oluşu da zihnimi bulandırmıyor değil. Ancak yapacak bir şey yok. Madem Haneke böyle uygun gördü, bekleyip göreceğiz neticeyi. Siz yine de orijinal Funny Games’i görmeyi ihmal etmeyin. Şiddetle tavsiye olunur…
KÜNYE:
FUNNY GAMES / ÖLÜMCÜL OYUNLAR
Tür: Gerilim / Dram / Psikolojik
Yönetmen: Michael Haneke
Senaryo: Michael Haneke
G. Yönetmeni: Jürgen Jürges
Avusturya / 1997 / 108 dk
Anna: Susanne Lothar
Georg: Ulrich Mühe
Paul: Arno Frisch
Peter: Frank Giering
Schorschi: Stefan Clapczynski
FRAGMAN
(3) Yorum yaz! Bağlantı
