Ocak 6, 2008 15:41, 2007
Novecento / 1900 {Bernardo Bertolucci}
“...1900'ün yalnızca siyasal bir film olarak anılmasını istemem. Bu, daha
geniş olarak yaşam, yazgı, aşk ve siyaset üzerine bir filmdir. Çünkü siyaset de
gündelik yaşamımızın bir parçasıdır... (Bernardo
Bertolucci)
Öyküleme tekniği ile kaleme
alacağım yorumumu. Bol bol diyalog ve monolog geçeceğim arada. Ayrıca yazım
kısmi spoiler içereceği için filmi izlememiş olanların okumaması daha iyi olur.
Hedef kitlem filmi izlemiş olanlar. Ancak önce İtalya tarihini -konumuz yörüngeli-
şöyle çok kısaca/genel hatlarıyla çizmek gerekecek…
Ancak 19. yüzyılın sonlarında siyasi birliğini sağlamayı başarabilmiş İtalyan Devleti, dolayısıyla Sanayi Devrimi’yle hızlanan sömürgecilik yarışından da geri kalmıştı. İçte ise karışıklıkların tepe noktasına ulaştığını görüyoruz. Bir yanda ekonomik yetersizlik ve adaletsizlikler, ağır vergiler ve çalışma koşullarına binaen kazan kaldıran işçi/köylüler ilâ o dönem kıtayı abluka altına almış anarşik hareket; öte yandaysa savaş çığırtkanlığı yapan Hıristiyan-Demokrat ve liberal sağcı kabineler. Filmimizdeki bir sahnede de atıf yapılan Garibaldi ve Mazzini'nin ön ayak olduğu sol hareket, gittikçe irtifa ve güven kaybeden sağ tandanslı hükümetlere baskın gelerek iktidarı ele geçirir. Bu durum (ve ardı sıra sürüklediği reform dalgası) eciş büçüş 1920'lere dek devam eder. Ancak bu yıldan sonra hızlanan aşırı sağ dalga, çizme'yi de etkisi altına alır. Ülke, 1945'e kadar koyu diktatör ve faşist idarelerin kıskacı altında inler.
"Bu sosyalizm mi? Zenginler
terliyor; fakirler ise hiçbir şey yapmadan ağacın altında öylece oturuyor. Hep
böyle devam etse ne güzel!" (Leo)
Novecento {1900}, İtalya'nın 1900–1945
arası siyasi/sosyal ve ekonomik evrimine dair yansıtılan karelerden hareketle,
küçük ölçekli de olsa tarihi bir fresk özelliği taşır. 5 saati aşkın süresiyle
epik bir destan görünümündedir!
Son iki yüzyıl boyunca faşizm, anarşizm ve komünizm çatışmalarından çok çekmiş Kuzey İtalya'nın tarım ekonomisi ile geçinen taşrasını ('Emilia Romagna' kasabası) dekor olarak seçen Bernardo Bertolucci; az önce dillendirmiş olduğum freski 'Alfredo' ve 'Olmo' üzerinden "kurgu"lar. (Tırnak işareti, didaktik ve dokümanter bir çalışmadan ziyade, estetik ve şiirsel yönü ağır basan sanat filmiyle karşı karşıya olduğumuza dikkat çekmek içindir.) Filmdeki ana/baskın karakterler olan Alfredo (Robert De Niro) ve Olmo'nun (Gerard Depardieu) çocukluktan ilk gençliğe, erişkinlikten ortayaş sonrasına dek ilerleyen yaşam çizgileri/eğrileri; İtalyan tarihinin de soluk alıp veren canlı bir panoraması gibidir adeta...

Köyün delisinin çalılıklarla çepeçevre yolda "Guiseppe Verdi öldü! Guiseppe Verdi öldü!" naralarına kulak misafiri oluruz evvela. Ünlü besteci Verdi hayatını kaybetmiştir. Sene 1901. Hayat bu ya! Bestekârın vefat ettiği gün, kasabada tatlı bir telaşın yaşandığı anlara karşılık gelir. Evet, ölene dek kader arkadaşlığı yapacak olan "farklı sınıflar mensubu" bu iki kahramanımızın doğumu aynı gün gerçekleşmiştir. Mamafih kâhyanın gayrimeşru torunu (Olmo); efendisinin torunundan (Alfredo) 1 saat önce dünyaya gelmiştir. Kölenin torunu, hangi cüretle efendinin torunundan önce doğabilirmiş değil mi? (...) (bu iki karaktere tekrar döneceğim.)
Olmo'nun büyükbabası 'Leo', filmdeki emekçi/sömürülen kanadı temsil eder. Efendinin topraklarında çalışan ırgatların başıdır ve Lancaster ile olan hukuku dostane temeller üzerinde devam edegelir. Filmde efendiyi ve toprakların büyük sahibini canlandıran Burt Lancaster ise; ardılı olarak yerini alacak oğlu Giovanni'ye nispetle naif ve çalışan dostu bir portre/görünüm sergiler. Torununun dünyaya gelişini karşıladığının akabinde işçilerin çalıştığı tarlaya gider; onlara şampanya ikram eder. Burt Lancaster ve halefi/oğlu Giovanni karakterleri özelinden; aristokrasinin çöküşü ve burjuvazinin yükselişi olgusuna dikkat çeker İtalyan yönetmen. Lancaster, ne kadar işleri eski usül idare eder ve gelenekselle bağını koparmamış görünüm çiziyor ise; oğlu bir o raddede sömürücü, işbirlikçi ve dejenere surette ele alınmıştır
Düşkün aristokratımız
Lancaster'ın hazin ölümü ve yeni idare... Tıpkı İtalyan'ın hâlihazırdaki bıçak
sırtı konumu gibi kasabamızın kaderi de makus yöne ve faşizm belasına
evrilmektedir yokuş aşağı. "En azından daha önce bana emir veren sahibimin
kim olduğunu biliyordum. Şimdi işler karmakarışık!" diye hayıflanadursun
Leo; İtalya'da bir dönem kapanmaktadır!
"Artık efendiler öldü!"
Öz oğlu Alfredo'ya olduğu kadar emrinde çalışan işçilere karşı da despot bir tutum içerisindedir Giovanni. (yeni "efendi"miz.) Alabildiğine baskıcı, ikiyüzlü ve fırsatçıdır; bu yönüyle sömürücü anamalcılığın ve baskıcı faşizmin bir bedende cisim bulmuş halidir filmimizde. Tahıl düşük rekolte yaptığı zaman yarı fiyatına gündelik önerecek derecede pişkin olan Giovanni, son derece manalı bir cevap alacaktır ırgattan: "Ama hasılat gereğinden çok çok fazla olunca 2 katı maaş almıyoruz! Fedakârlık yapmayacağız!" Dolayısıyla iki sınıf arasındaki çelişki iyi yansıtılmış filmimizde. Evlerinden ve topraklardan yani kasabadan göçe zorlanan halk; iş bırakan ve greve giden işçiler; paralı güç odakları ve emirleri altındaki silahlı kuvvetin baskı unsuru olarak devreye sokulması... Yüce yargının (!) kararları adına tasallut uygulayan silahlı müfreze, bir gerçeği işaret eder filmde: Adalet ve silahlı güç, kim hâkim güç ise onun emrindedir!
En hazini de grev kırıcılar olsa
gerek; ("Sosyalistler özgürlük ister. Ancak özgürlük yok! Çünkü birlik
olamıyoruz.")
— Büyükbaba! Grev kırıcı ne
demek? (Olmo)
— Grev varken işe giden demek. (Leo)
— Neden?
— Çünkü onlar en fakir ve en
cahil kalmış olanlarımız!
...
"Devrimciler
der ki: Toprağı kim ekip biçerse sahibi odur! Efendi/köle diye bir ayrım
olmamalıdır! Yaşasın devrim ve genel grev!
İş bırakan ve koşut olarak
lokavt yiyen devrimci işçiler, kadın/çocuk/genç/yaşlı kortej oluşturur,
dillerde sloganlar ve elde kızıl bayraklarla Cenova istasyonunda bir araya
gelirler. Onları bekleyen bir tren vardır. Bu tren, bir dönemin nihayetini
haber verir bizlere: Savaş çıkmıştır ve emekçi çocuklarına cephe yolu
gözükmektedir. Şimendifer raylarda ilerlerken, filmin 1. bölümü de son bulur.
(...)
________
Tarih: 1920'lerin ortası
Hadise: Devrimci bir öğretmen olan ve bu
haliyle sınıfının kültürlü azınlığını temsil eden genç kızımız Anita (Olmo'nun
yakınlaşacağı kızdır ayrıca); yaşlı işçilere köhne bir binada eğitim
vermektedir. Komün Evi adını veriyorlar o binaya. Köylüleri güneye sürmek isteyen
toprak ağaları ve faşist güçler koalisyonu, bir gece evi yakacaktır... Sonuç: 4
ölü!
"Adı...
7 yaşından beri işçi.
Efendiler tarafından sömürülmüş,
Faşistler tarafından
öldürülmüştür!"
_______
'Alfredo Berlinghieri'... Robert De Niro'nun canlandırdığı Alfredo, bir toprak ağasının/aristokratın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Toprakların gelecekteki en büyük varisidir.
'Olmo Dalco'... Gencecik bir Gerard
Depardieu var karşımızda. Bir "köle"nin torunu olarak dünyaya gelmiş
proleterdir Olmo. Alfredo'ya nazaran daha bilinçli ve güçlü bir kişilik
sergiler tüm film boyunca.
İşte bambaşka kutupların mensubu bu iki insanın, çocukluktan son demlerine kadar savruldukları hayatlara vizör tutuyor 1900. Çocukluk döneminde sık sık bir araya gelirler, kâh kurbağa avlarlar kâh trenyolunda vakit geçirirler. Olmo, daha o yaşında bile politik gerçeklerden haberdardır; sosyalizmden bahseder arkadaşına. Alfredo ise içinde bulunduğu şatafatlı yaşamla (ve zalim babasıyla) pek uyuşamayan bir çocuk zaten; Olmo ile yarenlikte bulmuştur mutluluğu. Lakin çocukluk işte! Sınıf ayrımı ve sosyalizm/kapitalizm kamplaşması ne kadar etki edebilir ki körpe beyinlere. İkili arasındaki beklenen çelişki, erişkinlik yıllarında şekilleniyor. (ancak bir anda değil, tedricen oluyor.) Savaştan köye dönen Olmo'nun Alfredo ile ilk karşılaştığı sahnede şöyle bir istiare yapar yönetmen: De Niro'yu teğmen rütbesi ve kıyafetleriyle, er konumundaki Depardieu'nün karşısına çıkarır. Böylece ilerleyen süreçte iki arkadaşın yollarını ayırmasına sebep olan sınıfsal çelişkinin ilk ipuçlarını da vermiş olur. Alfredo, çok değişecek ve sefih hayatın cazibesine kapılıp köklerine, yani geç de olsa o küçük burjuva hayatına dönmüş olacaktır. Artık Alfredo, aktif bir Marksist olan Olmo'nun gözünde faşizme destek veren ve yok edilmesi gereken efendilerden biridir.
Filmde ana konuya eşgüdüm olarak ilerleyen iki leitmotif ise, bildik Bertolucci cinselliğini yansıtan kadın/erkek ilişkileri ilâ zengin sınıfın kendi arasındaki çıkar/güç savaşlarıdır. Bertolucci, Paris'te Son Tango'da da (Ultimo tango a parigi) şahit olduğumuz anadan üryan eros sahneleri bu filmde de sınırsızca kullanmış. Yine aşk da filmde yer tutan enstrümanlardan; zira o da insan olmanın getirdiği bir ihtiyaç... (NOT: Filmde, son derece şuh bir eda sergileyen 'Ada' rolünde, inanılmaz güzel ve çekici bir kadın olan Dominique Sanda var. Çekirdekten yetişme bir burjuva olmasa da Ada, soylu sınıfın yaptığı özeleştirinin timsali gibidir!
Bir diğer yan öge de Donald
Sutherland'in başarıyla canlandırdığı 'Attila' karakteri ve türlü
fesatlıkları... Berlinghieri ailesinin sadık hizmetkârı olan Attila, faşist
olmakla övünen ateşli bir Mussolini taraftarı. Komünistlere ölüm! lafını diline
pelesenk etmiş bir 'Kara Gömlekliler' mensubu. Filmde, Sutherland'in merkezinde
olduğu kimi yan olaylar vasıtasıyla da (ipotek vs.), zengin tabaka arasındaki
kaypak ve sağlıksız ilişkileri gözler önüne seriyor ünlü rejisör. (Bir sahnede
hunharca öldürülen zengin çocuğu, faşizmin hiç de köle/efendi ayrımı
dinlemediğine; özünde insana ve güzel olan her şeye düşman olduğuna delalettir.)
Veee...
24 Nisan 1945
'Kurtuluş
Günü'
Savaş sona ermiş; Duçe kurşuna dizilmiştir. Faşist yönetim yıkılmıştır ve kasabada başlayan devrimci bir dalga tüm heybetiyle esmektedir. Özel mülkiyete tabi varsıl evler taşlanır; yağma edilir. Orak-çekiç amblemli dev kırmızı bayrak göndere çekilir. Dizginler -çok kısa sürecek de olsa- Halkın Cephesi'ne geçmiştir. "Halk düşmanı" efendiler için artık hesap zamanıdır der Bernardo Bertolucci. Meşum ikili Attila ve Regina; akabinde Alfredo... Babasının ölümünden sonra enikonu efendi sınıfa doğru kaymış olan Alfredo! Darağacı kurulur ve kamu adına yargılama başlar;
— Sen temizsin, biz kirli!
— Sen dinlenirsin, biz
çalışırız.
— Sen hapır hupur yersin, bizse
açız!
...
İki 'eski dost' karşı karşıyadır... Biri sanık sandalyesinde öteki infaz. Olmo'nun finalde yaptığı konuşma, handiyse bütün bir 320 dakikanın özeti gibidir: "Faşistler bir gecede mantar gibi bitmediler ya! Efendiler ektiler faşistleri. Onlara para verdiler, beslediler. Böylece faşistlerin yardımıyla daha da fazla kazanmış oldular; parayı nereye koyacaklarını bilemediler! Ve savaşı keşfettiler! Bizleri Afrika'ya, Yunanistan'a, Arnavutluk'a, İspanya'ya yolladılar. Bedel ödeyen hep biz emekçiler, proleterler, halk çocukları oldu! Sevinin yoldaşlar, efendi öldü! Artık efendiler yok!
Devrimcilerin "kısa
süren" bu zafer sarhoşluğu, Liberal Birlik Komitesi'nin açıklamalarıyla
sona erer. Burada bahusus dikkatinizi çekmek istediğim husus, idareyi ele alan
söz konusu komitenin bileşimidir: Liberal-Hıristiyan
Demokrat-Sosyalist-Komünist sentez... Kimisi bunu Nasyonal Sosyalistlerin avamı
tavlama amaçlı söylemine paralel görebilir ancak bana göre yönetmenin böyle bir
kapanış ile asıl gönderme yapmak istediği (olsa da sorsak keşke) dilim aralığı,
filmin çevrildiği yıllar yani 70 ortaları... (bkz. İtalya'da o yıllar uygulanan
Berlinguerci ekonomi modeli.)
Yine çok fazla dallanıp
budaklanmaması için açmadım ama filmde savaşın bayraktarlığını yapan; varsıl
kesimin zulüm politikalarına meşruiyet (!) bahşeden kurum olarak çizilen
"kilise" de eleştirilerden payını almıştır. (Ortaçağdaki Haçlı
Seferlerine yönelik referanslar dahil...)
xxx
Novecento,
görüldüğü üzere siyasi yönü ve ajit referansları kuvvetli bir film. İki savaş
arası yükselen sol hareket ve faşizmin yarattığı düalizm; efendilerine baş
kaldıran İtalyan köylüleri ve de akim kalmış "devrim" hareketi
edindiği ana meseleler... Ancak bir iki hususta çuvallıyor kanımca! Bunlardan
birincisi olayları ve kişileri ideolojik söylemler ve sınıfsal çatışmalar
üzerine inşa ederken; maalesef birazcık sathi (yüzeysel) kalmış olması. Siyasi
ve sosyal yapının mevcut ekonomik düzen ile olan ilişkisini, -ekseriyetle-
saman alevi gibi sönüp parlayan "sloganlar" ve marşlar üzerine inşa
etmiş Bernardo Bertolucci. (kendisi de bunu her fırsatta ikrar ediyor zaten.)
Bir de filmle özdeşleşmiş ve devrimci kalabalığın sloganlarına eşlik eden kızıl
flama elbette... Bu haliyle de sistemli ve derinlemesine bir ajitasyon olma
şansını elinin tersiyle itmiş.

Bernardo Bertolucci
Öte yandan topyekün ve kapsamlı
çizilmiş bir faşizm karşıtlığı yerine; bireysel eksenli ve mikro
diyebileceğimiz bir anlatım kullanılmış. Bireysel eksenli bu anlatımın vücut
bulmuş hali ise Attila karakteri oluyor. Sapkın bir profil çizen Attila, -tıpkı
Seremoni'deki (Claude Chabrol) Jeanne örneğinde olduğu gibi- dikkatleri
"genele" (topyekün bir sistemdir genelden kastım) kanalize etmenin
önünde bir bent gibi durur. Derinlere dalmaktansa suyun yüzeyini
dalgalandırmakla iktifa ediyor yani Novecento. Haa gerekli mahfillere mesajını
vermiş midir film; evet vermiştir! Vazifesini yerine getirmiş, mevcut
anlatımıyla yine de birçok türdaşı arasından sıyrılmayı başarmıştır.
Bu dev şöleni biz
sinemaseverlere armağan ettiğin için teşekkürler Bertolucci!
"Adı... Bilinmiyor!
12 yaşından beri çalışıyor.
Efendiler tarafından sömürülmüş,
Faşistler tarafından öldürülmüştür!"
1976 yapımı bir film olan Novecento {1900}, sinema tarihinin "tartışmasız" en iyilerinden biridir. Her sinemaseverin en az bir kez tanık olması gereken; dönemsel geçişleriyle, muazzam görüntü yönetimi ve kostümleriyle, oya gibi işlenmiş tutarlı senaryosu ve gerçekçi karakterleriyle, Ennio Morricone imzalı nefis müzikleriyle ve de 5.5 saatlik süresi ile akıllardan silinmeyecek bir başyapıttır!
İmza: okaliptus80
(1) Yorum yaz!
Bu yazıyı paylaşın!
