Aralık 5, 2007 12:25, 2007
Stachka / Grev {Sergei Eisenstein}
Devrim Sineması / Dünyayı Sarsan Filmler (1)
Stachka / Grev {Sergei Eisenstein, 1924}
"Örgüt, işçi sınıfının her şeyidir. Kitle örgütleri olmaksızın, proletarya bir hiçtir. Örgütlenme, eylem birliğidir; akıllı müdahaledir." (Lenin, 1907)
Filmin giriş vakayinamesiydi bu sözler. Bir 'Sessiz Sinema' örneğidir Stachka (Grev) ve Sergei Eisenstein'ın da filmografisindeki ilk uzun metrajlı çalışmayı oluşturur.
Çarlık döneminde geçen ve propogatif bir çalışma olan filmimiz, greve giden fabrika işçileri ilâ maruz kaldıkları olaylar özelinden; mevcut rejimin halk karşıtı, mezalim, despot yüzünü açıkça (ve fazla ajitatif/sert şekilde) gözler önüne serme amacı taşır. Tabii asıl gaye emekçi kitleyi ve halkı sinema kanalıyla uyandırmak, bilinçlendirmek.
Grev hakkı, Sanayi Devrimi sonrası proletaryanın edinimlerinden bir tanesi olup, nice canlara mal olan uzun ve çetin savaşımlar sonucu 'kazanılmıştır'. Öyle ya, mücadele etmediğiniz/örgütlü olmadığınız sürece hiçbir şey gökten zembille inmiyor. Ancak kapitalizm ve hizmetindeki "legal" baskı unsurları (hukuk, emniyet vs...), kâğıt üzerinde kazanılmış olarak görülen en temel hak ve özgürlükleri dahi baltalamak, sabote etmek için elinden geleni ardına koymayacaklardır, nitekim kıymamışlardır! Tıpkı fabrikamız ve dökümhanemiz gibi...
Son demlerini yaşayan Çarlık rejimini temsil eden kodaman fabrikatörlerin idare ettiği bir imalathanedeyiz. Çarklar dönüyor, demir dövülüyor. Başlangıçta bir dinginlik hakim fabrikaya. Ancak işçiler arasında hafif "kıpırdanmalar" var. Adaletsiz çalışma koşullarından ve mevcut ücretlerden memnun olmadıkları gibi, kötü muamele de caba... "Çarlık rejimi yararına" gibi nedenlerle meccanen (bedava) çalıştırıldıkları dahi oluyor. Patron işbirlikçisi ustabaşı tarafından hırsızlık ile suçlanan bir işçinin intiharı ise, bardağı taşıran son damladır. (Evet, ustabaşı ve gözlemciler "sarı" bir hastalığa yakalanmış sekter/gerici kısmıdır sınıfın. Ömer Lütfi Akad'ın 'Diyet'i ve Erol Taş gelir akıllara...)
Ustabaşılar tarafından grev kıpırdamaları ihbarı alan fabrika müdürünün durumu üst makamlara intikal ettirmesi ise, zincirleme bir hiyerarşik ağ dahilinde gerçekleşiyor. 'Hiyerarşi', devrimin temsil ettiklerine/çağrışım yaptırdıklarına zıt bir rükün demektir. Orada astlar ve üstler vardır, her şey kuralcı ve bürokratiktir. Sergei Eisenstein'ın ustaca yedirdiği bir dilemmayla karşı karşıyayız. (Daha sonraki yanlış uygulamalar sistemi bağlamaz!)

İşçiler ise kaynayan kazan. Bildiriler dağıtılıyor, ilânlar elden ele dolaşıyor. Onlar sadece temel haklarını istiyorlar. Yönetime binaen sıraladıkları talepleri ise şunlar idi filmde:
8 saat çalışma süresi (yetişkin olmayanlarda 6 saat),
İnsanca muamele görmek,
Ücretlere % 30 zam.
...
Kapitalizm, hiçbir zaman şahıslara, gündelik olaylara bağlı değildir. Kişilerin de üstünde olan ve sistemi devam ettiren tek bir olgu vardır: 'Kâr'... Dolayısıyla en merhametli, özünde müşfik bir sermayedar dahi; sistemin kendisine emrettikleri, dayattıkları doğrultusunda hareket etmekle mükellef hisseder kendini. Velev ki bu kişiler filmimizdeki fabrikatörler olsun... Evet, papyonlu ve pürolu hissedarlar odada toplanıp talepleri değerlendirmeye (!) alıyorlar. Zira çarklar çalışmıyor, baca tütmüyor. İşçiler olmadığı sürece büyük patronun sabah kahvaltısında aldığı siparişleri yetiştirebilmesi mümkün değil.
"Patronları tepede tutan her şey işçiler için yapıldı!" diyor Eisenstein. Onlar olmadığı sürece hiçbir şeye yaramaz o demir yığınları, o dev makinalar...
Grev hali, üstadın "kalabalık çekimlerdeki" ustalığını konuşturduğu sahnelerle doludur. Tıpkı Potemkin Zırhlısı’ndaki gibi kadınlı çocuklu halk yığınları ile birleşiyor işçiler. Öteki atelyeler, dökümhaneler de iş bırakmasına katılıyor; dalga dalga yayılıyor hareket. Hepsi kararlı ve yönetime bilenmiş haldeler. "Biz olmasak makineler durur, fabrika ölür. Sermayeye karşı birleşirsek güç bize geçer, güçlü olan biz oluruz!" diyor hareketin önderleri.
--- Spoiler! --- Sonra ne mi oluyor? Dilerseniz burada keseyim artık, sadece bilmeniz gereken şu: İlk paragraflarda bahsettiğim baskı unsurları vardı ya hani... İşte o unsurların silahlı olanı devreye girecek; 2. bir Odessa merdivenleri hadisesine giden yolun temelleri döşenecektir.
Sergei Eisenstein'ın, ilk uzun metrajlı çalışması olmasına rağmen ustalığını konuşturduğu eser. Teknik özellikler, çekimler ve anlatım yine mükemmele yakın. Sosyalizm ruhu diyoruz ya; bildik bütün kalıpları bir kenara itiyor yönetmen. Halka, figüranlara veriyor başrolü. Kahramanların sineması değil bu, halkın sineması... Sivrilen, öne çıkan tek bir isim dahi yok!
Biçim demişken, iki göze çarpan sahneyi (istiarelemeyi) yazayım:
Sahne 1: Halkın, atlı askerlerce arazide kıyıma uğratıldığı çekimler ve mezbaha sekansı... Üst üste bindiriliyor eşzamanlı. Bir tarafta sere serpe cansız yatan binlerce beden; öteki tarafta mezbahada boğazlanan ve oluk oluk kanı akıtılan büyükbaş hayvan... İşte Çarlık rejimi bu! demeye getiriyor Eisenstein.
Sahne 2: Çayırdaki kadınlarla gençlerin, süvarilerce ihata ve çember altına alınıp taciz edildiği sekans sırasında; yine senkronize/eşzamanlı olarak patronların toplantı yaptığı odaya vizör tutar rejisör. Göbekli bir kalantor, sıkacağa yerleştirdiği meyvayı kompres ederken; askerler de halkın aynı şekilde pestilini çıkarmaktadır kasaturalı tüfeklerle.

"...Ve proletaryanın bedenleri üzerindeki akıllardan silinmeyen yaralarda, 'A' harfini içeren izler bırakılmıştır: Lena, Talka, Zlatoust, Varoslavl, Tsaritsune, Kostruma..."
...
NOT: Günümüzde kabul etmeliyiz ki homojen bir işçi sınıfı vakıasından söz edilemez. Değişen "üretim ilişkileri" ve otomatlaşma da cabası... Dolayısıyla söz konusu eser ve üzerine düştüğüm yorumu, döneminin şartları/mantalitesi içerisinde değerlendiriniz lütfen.
İmza: okaliptus80
(0) Yorum yaz!
Bu yazıyı paylaşın!
