Nisan 18, 2007 03:00, 2007
Bir Jim Jarmusch Filmi: Dead Man (Ölü Adam)
Amerika’nın Kalbine Giden Yol
Siyah-beyaz çekilmiş bu küçük ama dev kadrolu filmin konusuna bir göz atalım: William Blake (Johnny Depp), bir iş için garabetlerle dolu bir kasabaya adım atar. Tekin olmayan bu kasabada umduğunu bulamayan ve üstelik işveren tarafından geri çevrilen William Blake,The l (Mili Avital) adlı bir kadınla temasa geçer, fakat aralarına Thel’in nişanlısı Charlie (Gabriel Byrne) girer. Charlie tam William Blake’i vuracakken araya Thel girer ve ölür. Bunun ardından Blake de Charlie’yi vurur. Bu esnada Blake yaralanır, soluğu ormanda bulur. Sonrasında bir Kızılderili (Nobody yahut “Hiç Kimse”) ile yolları kesişir, macera (kendini bulma, arınma, kimlik değiştirme macerası) bundan sonra başlar, eğer gerçekten de bir macera denebilirse.
Alttan alta western parodisi yapan bu nadide seyirlik, Amerika’nın geçmişine, emperyalist duruşuna dolaylı bir saldırı hüviyetinde. Jim Jarmusch, Amerikan rüyasının maskesini aralıyor, dahası yırtıyor. Yer yer Kızılderililerle ve onların rutin törenleriyle buluşturuyor bizi (Kızılderililerle özdeşleşme motifinin filmin ulaştığı aşama sonucunda havada kalışı bir nevi Amerikan entelektüelinin mantalitesini hicveden, sorunsallaştıran bir ironiye dönüşüyor), yer yer de Amerika’yı kendi yüzüyle karşı karşıya getiriyor (Beyaz-adam mitosu nedir? Kızılderililer Amerika’nın gerçek sahipleri değil midir? Klasik western janrı, Amerikan tarihine nasıl yaklaşmıştır? Bu filmlerde Kızılderililer ne ölçüde dürüstlükle anlatılmıştır? Bu ve buna benzer soru(n)lar filmin altmetinleri olarak bize göz kırpıyor).

Geleneksel Amerikan kültürü (Amerika kültüründen kastım; burjuva entelektüeller, lümpen aydınlar, liberal bürokrasi) ve onun uzantı kimliği niteliğindeki muhafazakar Hollywood sineması; kendi dışındakini, duruşuna aykırı gelen ahlaki normları dıştalarken (ya da sistem içinde asimile ederken) düşünsel dünyasını da belgeler ister istemez. Marjinal duruşları, orijinal fikirleri ötekileştirirken kendi düşünsel formlarını da dayatır aynı zamanda. Amerikan tarihi kanla örülüdür, hatta onun sokaklarda doğduğu esprisi belli açılardan doğrudur. Bunun yanında Kızılderililere ve zencilere yaşattığı felaketlerin anısı hala taze, acısı hala yürek burkan cinstendir. Bu noktada Dead Man’in, western janrı üzerinden Amerikan siyasal-toplumsal tarihini tartışmaya açtığı bir gerçek olarak önümüze çıkıyor. Bu siyasal tartışma ve analiz, elbette belli başlı figürlerin temsiliyle içselleştiriliyor. Mesela, bir serüvenci ya da yalnız kovboy imajı William Blake üzerinden karikatürleştiriliyor. Henüz sanayileşen, sanayi devrimini yeni yeni tamamlamaya çalışan bir ülkedeki kapitalist patron imajını William Blake’in sözde patronu cisimleştiriyor. Ve elbette sistemin bekçileri biçiminde algılanabilecek iz sürücüler, para babalarına yardım eden kiralık adamlar. Öte yanda da her daim ezilmiş, her dakika sömürülmüş, topraklarından sürülmüş bir halk: Kızılderililer. İç içe geçen bu figürler arasında umut namına, iyimserlik adına pek hayırlı bir şey yoktur; filmin adı ölü adamdır. William Blake ölüdür (yoluna çıkan herkes de ölür), belki de aydın sıfatını kazanmış birçok insan da ölüdür. Nitekim doğa da cılızdır burada (siyah-beyazdır, iyi-kötü birbirine karışmıştır, öyle bir ayrım da zordur). Kasaba soysuz, kasabalı canidir, duyarsızdır. Sokaklar ölüm kokuyordur…

Bu konsept, Jim Jarmusch sinemasının neden Amerika’da soyutlandığını belli açılardan gün yüzüne çıkarıyor (Dead Man ve diğer Jim Jarmusch filmlerinin Amerika’da Avrupalı bulunması, Avrupa’da ise çok beğenilmesi, keza ödüllerle taçlandırılması burada akla ilk gelenler). Dead Man, geleneksel western kalıplarını ters yüz ediyor; amacı da, ne modası çoktan geçmiş western janrına saygı duruşunda bulunmak ne de bu gelenekten yararlanarak özgün bir sinema yapmaya çalışmak. Bilakis o kalıpları kullanarak (biraz kolaj ve fazlasıyla pastiş) western janrını kalbinden deliyor, yaralıyor. Bu minvalde doğal olarak filmin yukarıda değindiğim altmetinleri su yüzüne çıkıyor. Dead Man’in simgesel yapısıyla zaten bu alt okumalara uygun bir tabanı var.

Diğer bir altmetin, William Blake adının çağrıştırdıkları hiç kuşkusuz. Aynı adlı Amerikalı şair ve Dead Man’in başkarakteri. Her iki William Blake de dışlanmış karakterler. Bu anlamda Jim Jarmusch’un az önce sözünü ettiğim, Amerika’nın tarihine, mitoslarına saldırması, Amerikan rüyasını ironi yoluyla sorunsallaştırması problematiği devreye giriyor ve ödünç alınan bu isim de filmin ana dertleri içinde eriyor; bir bütünün parçası haline geliyor ya da.
Gerçeküstü bir atmosfer, siyah-beyaz kadrajlar… Minimalizmin doruklarında şiirsel bir film Dead Man. Uzun suskunluklar, (Bu aşamada Samuel Beckett edebiyatta ne ise Jim Jarmusch da sinemada odur) müziksiz görüntüler eşliğinde akıp giden marjinal bir film.
(2) Yorum yaz!
Bu yazıyı paylaşın!
Yazan:
marsyass
| Tarih:
Nisan 18, 2007 Saat: 18:57
Konu: ...
Dead Man, filmin başlarında Kafka'nın Şato'sunu anımsattı bana. kızılderiliyle tanışmasından sonrası Neo-Morpheus ilişkisini, kendi içine yolcuğu Budizm'i, kalıp dışı diyalogları Waiting for Godot'yu dolayısıyla Beckett'i...
iyi bir film...
bu arada Neil Young'ın mükemmel müziğini de unutmamak lazım...
Yazan:
isimsiz
| Tarih:
Nisan 19, 2007 Saat: 22:56
Konu: dead man
Bana sanki filmi, kendi söylemek istediklerinize mazeret bulmak için seyretmişsiniz gibi geldi. Ya da ben başka bir film seyrettim.
Belki Jermush, çok nefret ettiği amerika'dan, seyirciyi bunaltarak intikamını aldı. Aynı nefreti paylaşan AB ona kucak açtı. Keşke bu kadar basit olsa.
İki filmini daha seyrettim, sistem takıntısına rastlamadım. Estetik olarak, avrupa sinemasına daha yakın duruyor gibi. Paranoyak olmamak, takip edilmediğimiz anlamına gelmez ama, alt metin okumalarında kendi gözlüklerimizi bir kenara bırakmalıyız diye düşünüyorum, çünkü üst metin gözümüzün önünde.
